Cumartesi, Mart 18, 2017

Sadece Bir Zaman

Bazı günler sadece burnum ağlıyor. Gözyaşlarım gelmeden içime çekiliyor. Sadece burnum sızlıyor. En kötüsü o oluyor, ağlamıyor gibi ağlamak. Bazen hiç ağlamak istemiyorum. Belki huzurun ve mutluluğu ararken daha fazla yoruluyorum. Herkes gibi geleni yaşasam bu kadar yorulmam. İçimde bir şey kitleniyor. Beni kimse anlamıyor. Kimsenin anlamasını da beklemiyorum. Yalnız olmak ne kadar zamandır korkutmuyor beni bilmiyorum. Yalnız yemek yiyorum, yalnız gidiyorum, yalnız konuşuyorum, bunca kalabalık içinde koskoca bir yalnızlık. Bazen küçük bir masa istiyorum. Bu benim olmayan dünyanın içinde. Onu bile kendi düzenlerine göre yerleştiriyorlar. Her şeyde, her saniyemde düşünceleri var insanların. Sıkılıyorum, küçük bir oda bile değil, bir masa istiyorum, kimsenin görmediği. Belki bir perdeyle ayrılmış diğer alanlardan. Ama o bile çok. Her şey sanki hiç benim değil, hiç benim olmamış gibi. Konuşmuyorum. Hakkım olan şeyi de aramıyorum. Hakkım neydi bunu çoktan unuttum. İnsanlar yalancı. Gözlerine bakarak anında yalan söylüyorlar. Geriliyorum, korkuyorum, ses duymak istemiyorum, telefonumun sesinde titriyor sesim. Yoruluyorum, nefes alamıyorum. Sen çok takıyorsun diyorlar, takma bunları, söyle geç. Söyleyince de öyle olmuyor. Söyleyince senden kötüsü, senden anlayışsızı olmuyor. Oysa böyle sakin, sessiz kalmam tek istedikleri. Konuşmamı istemiyorlar. Bir kaşığımı bile nereye koyacağıma kendim karar veremedim. Özgürlüğüm kalmadı. Oysa önceden bir odam vardı, masam, dolabım, yatağım, yedi adet pencerem. Aslında şimdi özgürken tam tersi gölgelerin içindeyim. Şimdi şöyle olur stresinde. Öyle her yerdeydiler ki hırkamı nereye koyacağımı bilemedim. Belki fazlaydım, belki sonradan eklenen, ama uymayan bir parça. Bu yüzden sessizce oturmalıydım. Sessizce oturup konuşmazsan kimse kötü olmuyordu seninle. Sen istediğini yap, kendi hayatından vazgeç, yıllar önünde gitsin, bir yıl, iki yıl, beş yıl, sınavlar geçsin; çalışama, yorgunluklar geçsin, nefes alama, başkalarının hayatlarını yaşa; ama en ufak bir "hayır, olmaz" demende tüm yaptıkların silinsin. Çünkü sevmemişlerdi hiç. Çünkü yaptıkların kadar vardın sen. Orada onlar sevdikleriyle otururken yalnızca kalabilirdin konuşmadan. Sonra niye konuşmadın diye suçlarlarsa seni asosyallik-ten; hiç şaşırma. Çünkü sen ne kadar ezilirsen o kadar ezerdi insanoğlu. Kılını kıpırdatmazdı oysa senin için, ama senin yaptığını da görmezdi. Gelmiyorsun, derlerdi; gelince yüzüne bakmazlardı. Belki yüzüm çizilmişti, şişmişti, onu fark etmezlerdi. Herkes kendi istedikleri olunca mutluydu. Gerek yoktu başkalarının isteklerine.

Neden bir başkası olmuştum? Neden bir ek? Çok mu şey istemiştim. Sadece küçük bir masa, sadece istediğim şeyi istediğim yere koymak. Ama olmadı, oldurmadılar. Kalbim dondu, ışıklar açıldı kapandı tekrar, gitmeliyim dedim; sadece gitmeliyim. Koştum, koştuğum yerde kimse yoktu.

Cumartesi, Şubat 18, 2017

Sıfır değil dört

Dörtle sıfır ne zaman eşit oldu ki
biz eşit olalım birbirimize?
kelimeler cümleye döndüğünde ağır
harfler sessiz
rakamlar ölü.

benim gözlerim kuru
yaşlarım eksik
yirmi sekiz yaşım
kalbim kırk iki, ruhum üç yaşında.
ne bir kelebek kanatlandırabilir beni
ne bir ses unutturabilir sözleri.

cümleler değil sadece
kelimeler de ağır…
oysa söylemek isterdim
büyükçe sevdamı
kızgınlığımı,
yokluğumu.
sesim yok.
uykuda gibi
konuşmuyor dilim.

bitsin diyorum bu sefer
bitsin, kalmasın sözcüklerim içimde
bir adım ötemde uzak,
bir zaman aramda geçmişim.
dört kez gidelim buradan
dört kez tutalım güneşi içimizde
belki o zaman yaklaşır dörtler sıfıra…

Perşembe, Mart 03, 2016

Beni durdurun




Beni durdurun. Yazmak istemiyorum. Düşünmek, kafamda kahramanlar yaratmak, onları küstürmek, barıştırmak, ağlatmak, güldürmek istemiyorum. Sussunlar istiyorum. Evet, yazmamaktan şikayet eden bendim. Ama insanın aklına her an da yazılacak bir konu, bir hikaye gelmez ki; ellerim ve zamanım aklıma, içimdeki düşüncelere yetişemiyor. Sürekli beynimde biri koşuyor, biri yürüyor, biri aşık oluyor, birisi gidiyor, yeni insanlar geliyor, eskiler gidiyor, kalıyor, korkuyor, kaçıyorlar. Ben yazmak istemiyorum. Durdurun beynimi. Soğuklar bitsin, ılık bir kuma uzansın ayaklarım. Sadece uzağa bakmak istemiyorum. Yazmak istemiyorum aklımdakini.

Perşembe, Aralık 31, 2015

Uzak Balık

Saçlarını unutabilirdiniz onun. Anlamsızca gülmeleri aklınıza gelmezdi belki. “Tırnaklarımı yemeyi bıraktığım an sigara içmeyi de bırakırım.” demesi mantıklı gelebilirdi insana sonradan. Ellerini unutabilirdiniz, yeşile, mora, maviye boyanmış ellerini. Gecenin en olmadık saatinde yollara düşmüşken ve ağır ağır yürürken beyaz kaldırımında yolun, birden garipçe bağırmasını unutabilirdiniz. Hatta sonra oturup her zaman gülen bu suratın ağlamasını da… Ama hiçbir zaman kösele ayakkabılarının size doğru gelen adımlarını unutamazsınız. Sanki her adımda yeri delecek gibi, sanki her adımda ben buradayım der gibi: ”Tak, tak, tak.”

Parmağını kanatmış küçük bir çocuk gibi evine koştuğunda da dolardı odasına, şu anda beynimin herhangi bir köşesinde yatan kokusu. O koku sanki bütün kokuları siler geçerdi. Penceresinden içeri sızan hanımeli kokusu bile o baygın kokusunu alıp çeker giderdi bu karanlık odadan. Belki de başka kokulara alışmadığından odası, onun kokusuna hapsolurdu her dem. Odası kapağı kilitli bir sandık gibiydi. Arada ben girerdim odasına, kırmızı elbisemle küçük bir kızken bile duvarlarına bakıp her ayrıntısını ezberlemeye çalışırdım odasının. Odası hiç değişmedi, ama yine de her odasına daldığımda beni şaşırtan küçük ayrıntılar hiç kaybolmadı. Evet, hiçbir zaman ezberimde kalmadı odası. Küçük bir penceresi vardı, kimsenin istemediği tavan arasına sıkışmış odasının. Karanlık oda, gün ışığıyla aydınlandığında bile dışarısı gözükmezdi. Onun odasında dışarı yoktu zaten, içeri siyahlığın içinde o kadar çok aydınlıktı ki insan dışarıyı bile unuturdu bazen. Ben bütün hayatımı silerdim, o karanlık sessizliğe adımımı attığımda. Arkamdan kapı “tak” diye kapanırdı. Çocukluğumdan beri unutamadım bu sesi.

Adını bilmiyorum. Garip biliyorum ama adını hiç sormadım ona. Onun benim adımı bilip bilmediğinden de haberim yok. Adlarımızdan daha önemli “biz” vardık zaten, bazen “ben” ve” o” olan. Onla ilgili çok şey bildiğimi düşündüğümde hemen aslında hiçbir şey bilmediğim aklıma gelirdi. Herhangi basit bir cümlesi bile kafamı olmadık zamanda allak bullak ederdi. Güzel resim yapardı, sesi kötüydü, her seferinde farklı bir melodiye, farklı sözler uydururdu. Bunları kaydetmiyordu bildiğim kadarıyla. Onu sadece iyi hissettiren şarkılardı söyledikleri, şarkıları güzeldi, sesi kötüydü.

Onun nasıl da ressam olduğuna şaşardı odasına girenler, bir insan bu kadar karanlık ve manzarası olmayan bir yerde nasıl resim yapabilirdi ki? Odasına çok kişi girmezdi zaten, merdivenlerin sonunda araya sıkışmış kapalı bir kutu gibiydi odası, sadece kapağını açmaya cesaret edebilenlerin açtığı. Odasına girmeyenlerse sadece “Deli bu herif.” derlerdi sessiz harflerle. Garip kadınları çizerdi tuvaline, gökyüzünde uyuyan yetmişinde bir adamı, balonlara oturmuş kızıl saçlı bir kızı, güneşi ellerine almış bir çocuğu, denizi kafasında taşıyan yaşlanmış bir teyzeyi çizerdi, genelde herkesin boya kutusunda kullanılmadan kalan renkleri kullanırdı. Renkleri severdi. “Bana sen resimden anlamayan bir resimden anlayansın.” derdi, ne demek istediğini anlamazdım, hala da anlayamadım zaten.

Odasındaki kırmızı sandalyelere oturup sadece susardık bir derdimiz olduğunda. Susmak bazen konuşmaktan daha iyidir aslında. Eli mora boyanmış bir şekilde açtığında odasının kapısını, içeri almamıştı beni ilk defa. Başka biri olsaydı o, kesinlikle inat yapıp girerdim içeri, başka biri olsaydım ben, bir şey söylerdim giderken. Sadece susarak geri dönmezdim mesela.

Ölümü komik bulurdu, “Gidenin arkasından ağlamak saçma, ben yaşadığım müddetçe.” derdi. Çok sonradan öğrendim, beni eve almadığı gün, yeni başladığı resimdeki kızın eteğini mora, saçlarını kızıla boyadığını, kızın suratına çarpık bir gülümseme yerleştirdiğini. Kız resimde balık tutarken, elindeki olta sahipsizmiş gibi sallanırken, denizdeki küçük bir balığa kendi anlamsız gülümsemesini çizdiğini çok sonradan fark ettim. Bütün garip cümlelerinden sadece balık olmak konusunda kurduklarını hatırlıyorum şimdi. Resimdeki kızıl saçlı kız sanki bir şeyleri biliyor gibi bakıyor denizdeki balığa. Denizdeki balık sanki birazdan boğulacak gibi, sanki birazdan kaçacak gibi, kaç kere baktığım halde bu resme bunu ayırt edemedim hala. Bana “Uzak Gölge” derdi bazen. Şimdi elimi denize uzattığımda ne zaman bir balık görsem onu hatırlarım, bu yüzdendir ki balık yiyemem küçüklüğümden beri. Benim kızıl saçlarım garipçe gülümser her sabah baktığımda bana. Evet, şimdi gerçekten uzak bir gölgesin balık.

Uzak Bir Gölge hafızama kazınan bir şarkısıdır Yeni Türkü'nün.
04.06.2007 23:28:23

Çarşamba, Aralık 30, 2015

Anlamlandırma Oyunu

Çarpık kentlerin düşüncesiz zamanı, hoş geldin!


Uykumu bölen bir gecenin ortasında, tüm sesler uzaktan bir kavgaya çağırıyor beni. Gecenin bu en olmadık saatinde gir-dap gir-dap diye bağırıyor eski sandalye, bir öne bir arkaya doğru sallandıkça. Ayaklarının üzerine basıyorum sandalyenin, sussun diye. Susmuyor…


Sürekli oynadığım oyunun tüm savaş stratejilerini ezberlemiş beynim. Ancak benle konuşmaya gelince kaçıyor benden. Sanki ben değil de bir başkası içimdeki. Tanımıyorum onu, tanımak istemedikçe de ayrılıyor benden. Nesneler konuşuyor sadece. Sokaktaki patlamış borudan şıp şıp diye bir ses yükseliyor sonradan. Düşlerim sessiz, düşüncelerim allak bullak.


-Sinirlisin.

Sinirliyim diyorum en sakin tavrımla. Oysa pencerenin camına vurup elimi kanatmak istiyorum delicesine.

-“Kırgınsın.” diyor saat, zamanı hatırlatan tik taklarıyla. Tik taklar bu sefer kır-gın kır-gın şeklinde çıkıp kulağıma ulaşıyor. Yine kafayı sıyırma mertebesine ulaşmış bir deli oluyorum sanırım. Arkamda bir gölge var, gelip beni boğacak belki de. Yatağın altında bir adam bekliyor, beni yakmak için. Tüm paranoyalarımda kayboluyor sorularım. Konuştukça anlamsızlaşıyor hayatım. Sesler geliyor yine, korku dolu ve nefesleri kesilmiş…

-Unutuluyorum.
-Unutmak istiyorsun aslında.
-Kırık dökük kelimelerle konuşmak istemiyorum.
-Susmalısın.
-Uykumu bölüyor içimdeki.
-Öylece uyuyakalıyorsun, gecenin sessizliğinde.

Sussun istiyorum içimdeki. Benden daha sakin sesim. Korkuyorum. Yine ölümün anlamı geliyor aklıma, yaşamın anlamsızlığının yanında. Yaşam öyle basitçe kekelerken, ölüm siyah bir çizgiyle siliyor her şeyi. Tüm renkleri ezip geçebildiği için ölüme siyah derler aslında.

-Kimseyle konuşmuyorsun.

Bir fısıltı halinde yükseliyor bu sefer ses. Karşımdaki duvardan çarpıp bana doğru bağırıyor sanki.

-Konuşuyorum.
-Bilmiyorlar hasta ruhunu insanlar, hep farklı rollerdesin.
-Sus!
-Kendini bile susturuyorsun.

Konuşmuyorum… Ne sevmenin ilginç aptallığından, ne de ölümün ötesindeki yaşamın saçma sınırlarından bahsedebilirim zaten. Korkuyorum. Elimdeki kalem, yazmaya utanıp önümdeki boşluğa düşüyor. Yazmıyorum. Yazamıyorum. Öldürmek istiyorum sesleri.

Anlamsız nesnelerin saçma sesleri! Çıkın gidin buradan! İntihar bile mantıklı geliyor bazen yaşamın yanında. Nefesimi tutuyorum, susuyorum. Ölme korkusu değil benimkisi, öldürme tutkusu hiç değil. Konuşmuyor, kızıyor ‘ben’ bana. Susuyorum, nefesim tutup yok oluyorum…

23.08.2007 19:15:37

Pazartesi, Aralık 28, 2015

Bulutlar ölmez ki….


Bulutlar ölmez ki….

Saklandığında yağmurlar karanlık şehrin kavgalı duvarlarına, bir renktir çözülür pencerelerde. Bir sestir, durur çizgide. Bir kelimedir ki, cümlelere denk düşmez kalemlerde. Uyur masaldaki gibi, hayaller rengine kavuşmadan önce. Kaçırdığında bulutlar, yağmur damlalarını, bir mavidir gizler geceyi. Gündüz, kristalden bir kadeh gibi yakar gözümüzü. Güneş yoktur ki, sarının olmadığı gibi. Çarpıtılmış cümlelerle açarız kapıları, korkak değiliz, yağmur korkak. Bulut korkak.

Kaybettiğinde yıldızlarını, göğün altına yuvarlanıverir hecelerim. Hece dediğin de öyle üç boyutlu bir hikayeden kalma, bir sessizlik sadece. Korkup kaçar bir balık, yok şiir falan, öyle otur oturduğun yerde derim balığa. Sarıldığında mavi örtüsüne küçük kara balık, kalemin ucunu açmadan, yazarım noktasız harflerimle, balık, küçük balık. Tüm uykularım zedelenmiştir oysa benim.

Bölüştüğümüzde kalemleri, boşluktan resim yapmak için, bir kırmızı kalır. Kelebek gibi. Dingin ve usulca kaçar ellerimizin arasında. Bir sayı kalır, henüz sayılmadık. Rakamlarla oynadıkça büyür seslerimiz. Oysa sesler kısık ve yorgundur gecelerde. Rengimiz buluta dönüşür, bulut bize. Bir bulut yol alır semada. Bize yolculuk düşer.

Başladığında gidişler ayrımsız sokaklarda, yetişir siyahlar akşamlara. Uykusuzluk kalır ardından, boşalmış otobüs köşelerinde; sessizlik kalır, unutulmuş istasyonlarda. Bir mavidir, izler üzerinde, bir siyah balıktır ulaşır nehirlere. Sesinde ben, mavide bulut kalır.

Bulutlar ölmez ki hiç. Yaşlandıkça bitebilir mi sanki dünya. Bir kelebek ki, dalar kırmızıya unutur rengini. Uçtuğunda kafası karışmış bir harf, öylece yazıverir kırık bir kalem, çatısına takılan rüzgarın ardından. Sonra bulut olur mavi. Ve sadece uçaklar uçar semâda. Bulutlar gitmez ki hiç, bir nehrin üzerinde uyuyakalırlar tembelliklerine...

Cumartesi, Aralık 26, 2015

Uyku Nehri


Bölünüyor uykularım en olmadık günlerde. Burada durduk yere karartıyoruz günleri. Eteğine takılıvermiş, kaçıp giden resimlerim. Uzattıkça bitiremediğimiz bir resim bu. Uzadıkça kayboluyor, önümdeki nehir. Nehirlerin yeşil olduğuna dem vurmayacağım şimdi, öyle yaşlıyız ki ve öyle korkak tüm sözcükler içimizde hapsedilmiş.

Bir çingene sanırım, tüm kıvrımlarımda beynimin dans ediyor umarsızca. Eline kim bilir vakitte düşmüş ismini bilmediği, bir çiçek var. Arkasından bağlanmamış saçları. Çingenelerin saçları hep açık ve dalgalı olur. Beynimin içinde dönüp duruyor bağırışlarıyla. Ve hep seslidir çingeneler sokak aralarında.

Çaresiz desenlerinde zeminin, bir çocuk elinde çantası, yer yer kaybolmuş adımlarıyla yavaşça vuruyor ayaklarını. Bir çocuk sallanıyor sanki kafamda, elinde çantası, gözlerini kocaman açmış. Hangi karanlığa dönüşsek sessiz şehirde, bir denk düşmemişlik yineleniyor dilimizde. Biz aynı dili konuşan, suskunlarız aslında.

D ö r t diyorum zaman aralıklarına sıkışmış halimle. Dört zaman daha bekle beni, dakika değil, zaman. Ben beklenilmekten de öte, korkuyorum. Beynimin tüm köşelerinde bir oyun oynuyor düşüncelerim. Bazen oluyor da, kafamı duvara vurmak, parçalamak, kendi ellerimle gömmek istiyorum. Ne yaman çelişki! Hangi çelişki içimizi örmüşse öyle aldırmadan oturuyoruz bulduğumuz boşluğa.

Aynı çizgide kalmıştık oysa. Tüm karmaşasıyla bir kavgaydı kendimle yaptığım. İçinde bir yaşlı var vücudumun. Kimi zaman öğüde meraklı, kimi zaman geçmişte yaşayan… Bugüne dert dileyen bir ses var içimde. Ne kıskanç, ne dertli, ne mutlu. Hasta, sadece hasta bir ruh.

Kekremsi bir hava uçuruyor sokakları ardımdan. Sokaklar uçmaz diyor gerçek en aldırmaz sesiyle. Gerçek hiç aldırmadı ki bana. Bazen bir yemek arasında boğuluveriyor soluklarım. Biz gitmenin bile cesaret isteyen sınırlarında uyuyakalmışız. Elim kesik, dördün içinde bir kapı arıyorum istemsiz. Kapı yok, tokmak yok. Bölünüyor uykularım en olmadık yerlerde, bazen bir sesin içimde bittiği gecelerde.